Hava soğuk, yağmurlu… Gitmesi gereken yere yetişmek için adımlarını hızlandırdı. Başı önünde, düşen yağmur tanelerinin asfaltta bıraktığı izleri takip ediyordu gözleri. Yağmur hep hüzünlendirirdi onu; ama bu kez acıtıyordu bin bir sıkıntının sıkıştırdığı kalbini…
Günlerdir içinde tarif edemediği bir şeyler vardı. Neydi bilmiyordu; ama varlığını tüm ağırlığıyla iliklerine kadar hissediyordu. Kimi zaman taşıyamaz olup yükünü gözlerinden boşaltırdı. “Bu kez değil!” dedi, ağlamaya hazırlanan gözlerine. Derin bir nefes aldı; ”Bu kez değil!”
Daha hızlı yürüyordu, hatırladıkça daha hızlı… Yüreği sıkıştıkça daha hızlı… Defalarca tövbesini ettiği günahları aklına geldi birer birer… Aklına geldikçe, beyni tüm bunları çivi gibi yüreğine çaktıkça, o daha hızlı yürüyor, yürüdükçe boş midesine yumruklar iniyordu… “Allah’ım!” dedi yılgın ve çaresiz bir ses tonuyla: “Allah’ım! Sabredemediğim günahlarım için beni affet! Dilim seni sevdiğini söylerken, gözlerimin, kulaklarımın işlediği günahlar için beni bağışla!”
Tutamıyordu artık soğuktan üşüyen yanaklarını ısıtan gözyaşlarını. Boğazında düğümlenmişti sanki ıstırabını çektiği tüm günahları; bir haykırsa sanki döküverecekti ıslak yollara…
Adımları şimdi yavaşlamıştı, gücü tamamen tükenmişti… Ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra…
Hava kararmak üzereydi, yollar ıssızdı. Yalnız o vardı şimdi. O ve ıslak yollar, bir de Rabbinin rahmeti vardı gökyüzünden yüreğine yağan, gözlerini ve yolları ıslatan… İlk kez bu kadar içten itiraf etmişti içinin sıkıntısını: “Rabbim! Heva ve heveslerim galip, nefsim mağlup, kalbim mahcup! İlâhî el-af!”
Gözlerinin önünden gitmiyordu işlediği onca günahlar… Bir türlü silip atamıyordu hayalinden. Bir şeye ihtiyacı vardı… Bir ses, bir teselli… Nasıl olurdu? Günahları konusunda onu kim teselli edebilirdi ki?! Onu kim affettirebilirdi ki Yaratana?!…
Açlığı daha belirgin hissetti birden… Gözyaşları, susuzluktan kurumuş dudaklarını ıslatırken, yutmamak için, titreyen elleriyle sildi onları. Çaresiz bir dilenci gibi Yaratanının kapısında, bir cevap bekliyordu, bir işaret! Aniden sağ taraftan minikçe bir el uzandı, kolundan tuttu yavaşça, hayatında hiç görmediği kadar masum bakan iki göz… Sevgiyle bakıyordu gözyaşlarının ıslattığı yüzüne… Diğer elinde tek bir hurma vardı çocuğun, kendisine uzatıyordu… Sular kadar berrak sesiyle “Al” dedi. Aldı, şaşkınlıktan dili tutulmuştu, teşekkür dahi edemedi… Başını yere eğdi iki damla daha düştü ayaklarının dibine. Hava kararmış, doğudaki kızıllık silinmişti; ezan vaktiydi… Ve şu ana kadar duyduğu en güzel ezan kulaklarında…

